"Sorunlar bitmez,
Çareler tükenmez"


Medyum Recep Kaplan
İnsanların en hayırlısı
İnsanlara en çok faydalı olandır.
Hadis-i Şerif
Recep Kaplan, ''Türkiye'de İlk Vergi Mükellefi'' olan Medyum'dur
Ümitsizseniz Ümit Sizsiniz

Behcet Necatigil
Bizim kudretimizin ulaştığı yerlere onların hayalleri bile ulaşamaz.
Fatih Sultan Mehmed
"İnsan Yenilince değil; Pes edince Kaybeder"
Medyum Recep Kaplan
İmkansız olan nedir bilirmisiniz?
Ben yapamam dediğiniz herşey.
Medyum Recep Kaplan

Mail Adresimiz recepkaplan@recepkaplan.net

YENİLENİYORUZ.....

Lütfen Websitemizde gördüğünüz eksiklerimizi bize bildiriniz...

Türkiye'nin En Kapsamlı Gizli İlimler Sitesi... Çok Yakında Sizlerle...

Dünyaca Ünlü Medyum Recep Kaplan Köşe Yazılarıyla Çok Yakında Sizlerle...

Türkiye'nin En Çok Ziyaret Edilen Medyum'luk Sitesi... Yeni Yüzüyle Çok Yakında Yayında...

Web sitemiz Yenileniyor... Çok Yakında Aktif Olarak Yayındayız....

Galeri Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor...

Rüyalar ve Rüya Tabirleri Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor...

İsimler Sözlüğü ve İsimname Bölümümüzde Çalışmalar Devam Ediyor...

Burçlar Bölümümüz Tamamlandı...

Gizli İlimler Bölümümüzde Çalışmalarımız Devam Ediyor.

''WEB SİTEMİZ YENİLENİYOR''

Önemli Kişilerin Gördüğü ve Gerçekleşen Rüyalar

ŞEYH EDEBALİ?NİN RÜYASI

Osmanlı Beyliği'nin kuruluş günlerinde, zamanın büyük âlimlerinden Şeyh Edebâli Söğüt yakınlarındaki bir dergâhta oturuyor, Ertuğrul Gazi'ye ve oğlu Osman Bey'e yardımcı oluyordu. Osman Bey bir gün O'nun evinde misafir olmuştu. Geceyi geçireceği odada bir Kur'an-ı Kerim duruyordu. Yorgundu, yatmak istiyordu ama bu yüce Kitab'a saygısından dolayı bir türlü yatıp uyuyamıyordu. Derken bir an daldı, kendisinden geçti ve rüya âlemine daldı...
Gördü ki, Edebâli'nin koynundan bir ay doğdu. Ay dolunay haline gelince inip kendi koynuna girdi. O anda kendi göbeği üzerinde bir çınar ağacı bitip büyümeye, yükselmeye başladı. Ağaç büyüdükçe yeşillendi, güzelleşti. Dallarının gölgesi bütün dünyayı kapladı. Evliya Çelebi'nin söyleyişiyle, o ağacın gölgesinde dağlar var, dağların dibinden pınarlar çıkar ve salınıp akarlar. Kimi bağını sular o sularla, kimi de çeşmeler yapıp akıtır...
Sonra, ağacın yanında dört sıra dağlar gördü ki bunlar Kafkas, Atlas, Toros ve Balkanlar'dı. Ağacın köklerinden Dicle, Fırat, Nil ve Tuna nehirleri çıkıyordu. Bu nehirlerin üzerinde gemiler yüzüyordu. Tarlalar hep ekinlerle ve başka ürünlerle doluydu. Dağların tepeleri ormanlarla kaplıydı, vadilerde şehirler kurulmuştu. Şehirlerde camiler yapılmış, minareler arşa yükseliyordu. Camilerin altın kubbelerinde birer hilal ışıldıyor, minarelerinde müezzinler ezan okuyor ve o ezanlar ağaç dallarındaki kuşların cıvıltılarıyla karışıyordu. Öyle bir an oldu ki, ağacın yaprakları kılıç gibi uzamaya başladı. Derken bir rüzgâr çıkıp bu yaprakları İstanbul'a doğru çevirdi. Şehir, iki denizin ve iki karanın birleştiği yere kurulmuş, bir elmas yüzüğün kıymetli taşı gibi orada duruyordu. Osman Bey bu yüzüğü alıp parmağına takıyordu ki, uyandı!
Sabah olunca Osman Bey bu rüyayı Şeyh Edebâli'ye anlattı. Şeyh rüyayı şöyle yorumladı:
"Osman, bir devlet kuracak ve üç kıtaya hakim olacaktır."
Sonra da, kızı Mâlhûn Hatun'u Osman Bey'e eş olarak verdi.
Osman Bey, çok önceden, babasının sağlığında belirledikleri hedefe yani Bizans'a doğru ilerlerse, bu rüyanın gerçekleşeceğine ve Şeyh Edebali'nin haklı çıkacağına inanıyordu. Ne yazık ki kendisi, Bursa fethedilmek üzereyken öldü. O büyük emelinin gerçekleştirilmesi artık oğluna kalıyordu.

Hacı Bayram-ı Veli ve Akşemsettin 

İstanbulu, Fatih Sultan Mehmed Hanın fethedeceğini müjdeleyen büyük veli. Nüman bin Ahmed bin Mahmüd, lakabı Hacı Bayramdır. 1352 (H. 753)de Ankara ilinin Çubuk Çayı üzerindeki Zülfadl (Sol-Fasol) köyünde doğdu. 1429 (H. 833) senesinde Ankarada vefat etti. Türbesi, Hacı Bayram Camiinin kenarında ziyarete açıktır.
Nüman, küçük yaşından itibaren ilim tahsiline başladı. Ankarada ve Bursada bulunan alimlerin derslerine katılarak; tefsir, hadis, fıkıh gibi din ilimlerinde ve o zamanın fen ilimlerinde yetişti. Ankarada Melike Hatunun yaptırdığı Kara Medresede müderrislik yaparak talebe yetiştirmeye başladı. Kısa zamanda, halk arasında sevilip sayılan biri oldu.
İlimdeki bu üstünlüğüne rağmen Müderris Nümanın rühunda bir sıkıntı vardı. O, bu sıkıntıdan ancak bir mürşid-i kamilin huzüruna varmakla kurtulabileceğini biliyor ve bir fırsat gözlüyordu. Nitekim bir gün dersten çıktığında yanına birisi geldi ve; "Ben Şüca-i Karamaniyim. Kayseriden senin için geliyorum. Sana bir haberim ve davetim var." dedi. Nüman, bu sözlerin sonunda kendisi için mühim bir haberin olduğunu anlamıştı. "Hoş geldin, safalar getirdin. İnşaallah hayırlı haberlerle gelmişsindir. Anlat! Anlat!" diyerek hayretle sordu. "Beni şeyhim ve mürşidim Hamideddin-i Veli hazretleri gönderdi ve; "Git Engürüde (Ankarada) Kara Medresede Nüman adında bir müderris vardır. Ona selamımı ve davetimi söyle. Al getir. O bize gerek..." dedi. Ben de bu vazife ile huzürunuza gelmiş bulunuyorum."

Müderris Nüman bu sözleri dinler dinlemez; "Baş üstüne, bu davete icabet lazımdır. Hemen gidelim." diyerek müderrisliği bıraktı. Şüca-i Karamani ile Kayseriye gittiler. Kayseride Somuncu Baba diye meşhür Hamideddin-i Veli ile bir kurban bayramında buluştular. O zaman Hamid-i Veli; "İki bayramı birden kutluyoruz." buyurarak, Nümana Bayram lakabını verdi.
Hamid-i Veli, Nüman ile başbaşa sohbetlere başlayarak, onu kısa zamanda olgunlaştırdı. Zahiri ve batıni ilimlerde yüksek derecelere kavuşturduktan sonra ona; "Hacı Bayram! Zahiri ilimleri ve bu ilimlerde yetişmiş alimleri ve derecelerini gördün. Batıni ilimleri ve bu ilimlerde yükselmiş evliyayı ve derecelerini de gördün. Hangisini murad edersen onu seç!" buyurdu. Hacı Bayram da, velilerin yüksek hallerini görerek, kendisini tasavvufa verdi ve bu yolda daha yüksek derecelere kavuşmak için çalıştı. Hocasının teveccühleri ile zamanının en büyük velilerinden oldu.

Hacı Bayram-ı Veli, hocası ile hacca gitti. Hac vazifelerini yaptıktan sonra Aksaraya geldiler. Orada hocasının 1412 (H. 815) senesinde; "Halifem, vekilim sensin." emri üzerine, bu ağır vazifeyi üzerine aldı. Aynı sene hocası vefat edince, defn işleriyle meşgül olup, cenaze namazını kıldırdı. Aksarayda vazifesini bitirdikten sonra Ankaraya döndü. Ankarada dinin emir ve yasaklarını insanlara anlatmaya, onlara doğru yolu göstermeye, yetiştirmeye başladı. Her gün pekçok kimse huzüruna gelir, hasta kalplerine şifa bularak giderlerdi. Talebeleri gün geçtikçe çoğalmaya, akın akın gelmeye başladılar. Kısa zamanda ismi her tarafta duyuldu.

Bilahare İstanbulun manevi fatihi olacak olan Akşemseddin de Osmancıkta müderrisken şeyhin evliyalık derececsini duymuş ve ona talebe olmak üzere Ankaraya gelmişti. Fakat şeyhin dükkan dükkan dolaşıp para topladığını görünce, yanına varıp hikmetini sormadan "Evliya para mı toplar, buralara boşuna gelmişim." diyerek oradan ayrıldı. Zeynüddin Hafi hazretlerine talebe olmak üzere Mısıra doğru yola çıktı. Halebe vardığı gece bir rüya gördü. Rüyasında, boynuna bir zincir takılmış ve zorla Ankarada Hacı Bayram-ı Velinin eşiğine bırakılmıştı. Zincirin ucu ise Hacı Bayramın elindeydil. u rüya üzerine, Akşemseddin yaptığı hatayı anlayarak derhal Anakraya geri döndü. Şehre ulaştığında Hacı Bayram-ı Velinin talebeleriyle ekin biçmeye gittiğini öğrendi. Tarlaya gitti. Fakat Hacı Bayram hazretleri ona hiç iltifat etmediler. Akşemseddin, diğer talebelerle birlikte ekin biçmeye başladı. Yemek vakti geldiğinde, insanların ve orada bulunan köpeklerin yiyecekleri ayrıldı. Hacı Bayram-ı Veli, talebeleriyle yemek yemeye başladı. Yine Akşemseddine hiç iltifat etmeyip, yemeğe çağırmadı. Akşemseddin yaptığı hatayı bildiği için, kendi kendine;"Ey nefsim! Sen, Allahü tealanın büyük bir veli kulunu beğenmezsen, işte böyle yüzüne bile bakmazlar. Senin layık olduğun yer burasıdır." diyerek, köpeklerin yanına yaklaşıp, onlarla beraber yemeye başladı.

Hacı Bayram-ı Veli hazretleri, Akşemseddinin bu tevazuuna dayanamayarak; "Köse! Kalbimize çabuk girdin, yanımıza gel." buyurup iltifat etti, kendi sofrasına oturttu. Sonra ona; "Zincirle zorla gelen misafiri, işte böyle ağırlarlar." diyerek, onun gördüğü rüyayı, keramet göstererek anladığını bildirdi.Akşemseddin bundan sonra hocasının yanından hiç ayrılmadı. Sohbetlerini kaçırmayarak, kalplere şifa olan nasihatlarını zevkle dinlemye başladı. Hacı Bayram-ı Velinin teveccühleri altında, kısa zamanda bütün talebe arkadaşlarının önüne geçti. Nefsini terbiye etmekte herkesten ileri gitti.

Akşemseddine icazet, diploma verdiğinde, bazıları; "Efendim! Sizde yıllarca okuyan talebelere hilafet vermediğiniz halde, bu yeni gelen Akşemseddini kısa zamanda hilafet ile şereflendirdiniz?" dediler. Hacı Bayram-ı Veli de; "Bu öyle bir kösedir ki, bizden her ne görüp duydu ise hemen inandı. Gördüklerinin ve işittiklerinin hikmetini de bizzat kendisi anladı. Fakat yanımad yıllardır çalışan talebeler, gördüklerinin ve duyduklarının hikmetini anlayamayıp bana sorarlar. Ona hilafet vermemizin sebebi işte budur." diye cevap verdi.
Hacı Bayram-ı Veli, bu şekilde hem talebelerini yetiştiriyor, hem de belli saatlerde camide insanlara vaz ve nasihat ediyordu. Hacı Bayramın etrafında pekçok kimsenin toplandığını gören bazı hasetçiler, Padişah İkinci Murad Hana; "Sultanım! Ankarada Hacı Bayram isminde biri, bir yol tutturarak halkı başına toplamış. Aleyhinizde bazı sözler söyleyip saltanatınıza kasdedermiş. Bir isyan çıkarmasından korkarız!" diyerek iftiralarda bulundular. Bunun üzerine sultan, durumun tetkik edilmesi için iki kişi vazifelendirdi.

Vazifeli çavuşlar, ellerinde padişahın fermanı olduğu halde, Edirneden kalkıp süratle Ankaraya gittiler. Şehre yaklaştıklarında önlerine, yaşlı, nür yüzlü bir kimse ile bir genç çıktı. Selamlaştıktan sonra ihtiyar zat; "Evlatlarım! Nereden gelip nereye gidiyorsunuz?" diye sorunca, onlar da; "Ankarada Hacı Bayram isminde biri, etrafına adamlar toplayıp, Padişahımıza başkaldırmış. Onu yakalayıp padişahın huzuruna götüreceğiz." dediler. Çavuşların bu sözünü bekleyen ihtiyar zat; "O aradığınız Hacı Bayram bu fakirdir." diyerek, kendisini gösterdi. Çavuşlar bir fermana baktılar, bir de Hacı Bayram-ı Veliye. Aradıkları isyancı bu olamazdı. Bu nür yüzlü, hoş sözlü zat, hiç isyan edecek birine benzemiyordu. Hacı Bayram-ı Veliye tekrar tekrar dikkatle baktıktan sonra, birbirlerine; "Gidelim, Sultanımıza gidelim. Bu zatın masüm olduğunu, söylenilenlerin yanlış olduğunu bildirelim." dediler.
Hacı Bayram; "Evlatlar! Sizin geleceğinizi biliyorduk. Onun için yola çıkıp sizi bekledik. Padişahımızın fermanı başımız üzerindedir. Haydi durmayınız, elimi zincirle bğlayınız ve bir an önce buradan gidelim." buyurdu. Bu sözlere iyice hayret eden çavuşlar; "Sizi yanlış anlatmışlar efendim. Size karşı edepsizlik etmeye haya ederiz. Hele zincire vurmak hiç aklımızdan geçmez. Madem ki emrediyorsunuz, buyurunuz gidelim." dediler.

Hacı Bayram ile yanındaki genç talebesi Akşemseddin, çavuşlarla birlikte Edirneye doğru yola koyuldular.Edirneye geldiler. Sarayda Sultan İkinci Murad Han, söylentilere göre devletin selametine kasdeden ve tahtına göz diken bir eşkıya beklerken, karşısında; nür yüzlü, kamil bir veli gördü.Padişah, Hacı Bayram-ı Veliyi günlerce sarayda misafir etti, izzet ve ikramda bulundu.Başbaşa sohbet ettiği günlerden birinde; konu İstanbulun fethine gelmişti. "Sultanım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasib olacak. İstanbulu almak, şu beşikte yatan Muhammede (Fatih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddine nasib olsa gerektir." müjdesini verdi. Sonra geleceğin Fatihini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Sultan Murad Han, bu müjdeye çok sevindi. Oğlu şehzade Muhammede ve Akşemseddine artık başka bir nazar ile bakmaya başladı.

Hacı Bayram-ı Veli hazretleri Edirnede bulunduğu müddet içinde, camilerde vaz verip, halka nasihatlerde bulundu.Padişah da onun Edirnede kalmasını istiyordu. Fakat Hacı Bayram-ı Veli, Ankaraya talebelerinin başına dönüp, onları yetiştirmeye devam etmek istediğini bildirdi.Onun vefatından sonra "Bayramiyye yolu"nu, talebelerinden Akşemseddin ve Bıçakçı Ömer Efendi devam ettirdiler.Hacı Bayram-ı Velinin, Akşemseddin ve Bıçakcı Ömer Efendiden başka halifeleri de vardı. Göynüklü Uzun Selahaddin, Yazıcızade Muhammed ve Ahmed Bican kardeşler, İnce Bedreddin, Hızır Dede, Akbıyık Sultan, Muhammed Üftade hazretleri bunlardandır. Birisi de, damadı Eşrefoğlu Rümi (Abdullah Efendi)dir.
Hacı Bayram-ı Veli hazretleri, Âşık Yünusla aynı asırda yaşamış ve onun söylediği gibi şiirler söylemiştir

YAVUZ SULTAN SELİM

Bir gece yatağımda uyuyakalmışım. Sabah namazını kıldıktan sonra hizmetlerine koştum.

-Bu gece görünmedin, ne işteydin? diye sordular.

Birkaç gecedir uykusuz kaldığım için, bu gece gaflete geldiğimi ve hizmetlerinden mahrum olduğumu özürle beyan ettim.

-İmdi, ne düş gördünse beyan eyle, buyurdular.

-Arza kabil bir düş görmedim, diye cevap verdim. Tekrar buyurdular ki:

-Bu ne sözdür?

Bir geceyi tamamen uyku ile geçiresin de, bir vakıa görmeyesin. Herhalde görmüştür. Başka vadide biraz konuştuktan sonra tekrar bana dönerek:

-Abes söyleme. Herhalde bu gece bir vakıa görüşmüştür. Söyle gizleme! dedi.

Her ne kadar düşündümse de görmüş olabileceğim bir şey aklıma gelmedi. İşe yarar bir şey görmediğime yemin ettim.

Sultan, mübarek başlarını sallayarak hayret gösterdiler. Ben de "sebebi ne olabilir?" diye hayret ettim. Hemen sonra Kapuağası ' nın dairesine bir iş için beni gönderdiler. Oraya vardığımda gördüm ki Hazinerdar başı Mehmet Ağa, Kilercibaşı, Sarayağası ve Kapuağası Hasan Ağa adetleri üzerine otururlar. Ama kapuağası Hasan Ağa düşünceli ve şaşkın bir vaziyette başını öne eğmiş, gözleri yaşlı, olarak oturuyordu. Bu zat esasında, sessiz hallerine benzemiyordu. Bir kimsenin vefat etmiş olduğunu zannettim.

-Ağa hazretleri kalbiniz gamlı, gözünüz yaşlı görünür. Sebebi ne ola? dediğimde,

-Hayır bir şey yok, diye gizlemesi üzerine Hazinedarbaşı:

-Kardeş, Ağa'ya bu gece bir vakıa olmuş da o uykunun sarhoşluğundadır., dedi.

Bunun üzerine:

-Allah için haber verin, padişahımız elbette vakıa görmüşsündür, söyle diye bu benden anlatmamı istediler. Herhalde zorlama asılsız değildir. İyi armağandır anlatınız dedim. Rüyayı nakletmesi için ağayı sıkıştırdık. Ağa utanma hissi ağır basan bir şahıs olduğundan anlatmaktan kaçındı ve:

-Benim gibi yüzü kara günahkarın ne rüyası olur ki padişahın huzurunda anlatmaya değsin, kerem edin bana bu teklifte bulunmayın, dedi. Biz sıkıştırmaya, o da vazgeçirmek için yalvarmaya devam etti. Nihayet Mehmet Ağa:

-Nice söylemezsin, bize anlattığı da buna memur olduğunu naklettim. Gizlenmesi ihanet olmaz mı? deyince, Ağa sırrının mührünü açıp anlattı.

-Bu gece rüyamda gördüm ki, eşiğinde oturduğumuz bu kapıyı hızlı hızlı çaldılar. "Ne haber var" diye ileri baktım, vardım; kapı, dışarısı görünecek fakat bir adam sığmayacak kadar az açılmış. Taşlık, ucu sarkıtılmış sarıklı nurani kimselerle dolu, elleri bayraklı ve silahlı mükemmel şahıslar. Kapının dibinde, elleri sancaklı dört nurani kimse durur. Kapıyı vuranın elinde Padişah' ın Aksancağı var. Bana dedi ki :

-Bilir misiniz niye gelmişiz? Ben de :

-Buyurun, dedim. Dedi ki :

-Bu gördüğün kimseler Resulullah (s.a.v.)' ın ashabıdır. Bizi Hazret-i Resulullah Selim Han' a selam etti ve buyurdu ki : Kalkıp gelsin ki Haremeyn hizmeti ona buyruldu. Gördüğün dört kişiden, bu Ebu Bekr-i Sıddıyk, bu Ömerü'l Faruk, bu Osman-ı Zi'n-Nureyn' dir. Seninle konuşan ben ise, Ali bin Ebi Talib' im. Var, Selim Han' a söyle dedi ve nazarımdan galip oldular.

Ben dehşetle kendimden geçip tere batmış ve sabaha kadar baygın yatıp kalmışım. Oğlanlar, teheccüd zamanında mütad üzere kalkmadığımı hastalığa yormuşlar ve sabah namazı vakti geçeceği zaman gelip beni uyarmak için yapmışlar, görmüşler ki suya düşmüş gibi ıslak yatarım.

Elbise değiştirmek için yenilerini getirip o aralık, beni uyandırmışlar. Aklım başıma gelince, acele ile kalkıp namaza yetiştim. Ama tamamen sükunete eremedim. Ağa bunları anlatırken ağlıyordu.

Padişah' ın beni istediğini bildirdiler, derhal huzurlarına gittiğimde, o hizmeti sual etmeyip tekrar yeni rüyadan bahis açarak:

- Şu senin bu gece sabaha dek uyuyup bir vaka görmediğin bana tuhaf gelir. Hemen şöyle hayvan gibi yatıp uyudun mu?

Dedim ki:

-Padişahım, vakıayı bu Hasan kulunuz (Hasan Can) görmediyse bir Hasan kulunuz (Kapıağası Hasan Ağa) görmüş. Emriniz olursa arz edeyim.

Buyurdular ki :

-Söyle görelim... Ben de hadisenin tamamını naklettim. Ben anlattıkça mübarek çehreleri kızarmaya başladı ve vararak mübarek gözlerine yaş geldi. Bitirince buyurdular ki :

-Derd -mendin safa' yı meşrebi (Zavallının tıynetinde safiyet) varmış, sen onu bize methettikçe "Bir kimseyi ibadet eder görürsün hemen veli sanırsın" diye seni alaya alırdık, boşuna methetmezmişsin ... Ve devamla :

-Biz sana demez miyiz ki, biz bir tarafa memur olmadan (emir verilmeden) hareket etmemişizdir. Atalarımız vilayetden behre-mendler idi (velilikden nasip sahibiydiler) , kerametleri vardır. İçlerinde biz onlara benzemedik .. diyerek kendilerini küçük göstermeye çalıştılar.

Bu rüyadan sonra Arap Seferi hazırlıklarına başladılar...

EVLİYA ÇELEBİ

Hikmet-i Huda, seyahat ile bir çok yerleri görmeye sebep olan ben hakir ve fakir, daima kusuru çok olan seyyah, insan oğlunun kölesi siyasız evliya Derviş oğlu Mehmet Zilli daima Allah'dan yardım isteyip, Fürka-ı Kerim suresi ve Yüce Kur'an' in ayetleri bereketleri ile bütün gönlümle Cenab-ı Hak' dan duada bulunarak, doğum yerimiz olan İstanbul' da evimde, yuvarlak yastığıma uyumak için yaslanmıştım.

1040 senesi Muharrem ayının Aşure gecesinde (20 Ağustos 1630), yarı uyku halinde iken, gördüm ki:

Yetmiş iskelesi yakınında Ahi Çelebi Camii ki helal para ile inşa olunmuş olup, duası kabul olan eski bir camidir.

Uykumda kendimi o camide gördüm. Derhal caminin kapısı açıldı. Nurlu caminin içi baştan başa silahlı asker ve nurlu cemaat ile dolu idi. Sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra salavat-ı şerife okumaya başladılar.

Ben hakir ise minber dibinde oturuyordum. Bu nur yüzlü cemaati hayranlıkla seyrediyordum. Hemen yanımda oturan cana bakıp :

- Sultanım ! Sizler kimlerdensiniz? İsminizi lütfediniz" dedim. Onlar ;

Aşere-i Mübeşşere' den kemankeşlerin piri Sa'd İbn Ebi Vakkas' ım" deyince, hemen mübarek ellerini öptüm.

-Ey sultanım! Bu sağ tarafta nura bürünmüş sevimli cemaat kimlerdir? " dedim.

Onlar bütün peygamberlerin ruhlarıdır. Geri safhadakiler evliyaların ve asfiyanın ruhlarıdır. Bunlar da sahabe-i kiram'ın, muhacirinin, ensar, sufe ehli ve Kerbela şehidlerindendir.

Mihrabın sağındakiler Hazret-i Ebu Bekir ve Hazret-i Ömer' dir. Mihrabın solundakiler Hazret-i Osman ve Hazret-i Ali' dir.

Mihrabın önündeki Hazret-i Veysel Karani' dir. Camiinin solunda, duvar dibindeki siyah örtülü kimse senin pirin Hazret-i Peygamber' in müezzini Bilal-i Habeşi' dir.

Bu ayakta duran, cemaat saf saf süzene koyan kısa boylu adam Amr-i Ayyar' dır. İşte bu kızıl renkli elbiseler giyip sancakla gelen askerler Hazret-i Hamza ve bütün şehidlerin ruhlarıdır. " diye cami içinde bulunan bütün cemaati birer birer bana anlattı. Onların hangisine baktıysam ellerimi göğsüme koyup iyice baktım ve baktıkça can buldum.

"Ey sultanım! Bu cemaatin bu camide toplanmalarının sebebi nedir?" diye sordum. Bana:

- Azak taraflarında İslam askerlerinden Tatar askerleri sıkıntıya düşmüşlerdir. Hazret-i Peygamber' in himayesinde olanlar İstanbul' a gelip, buradan Tatar Hanı' na yardıma gideriz. Şimdi Hazret-i Risalet dahi İmam-ı Hasan, İmam-ı Hüseyin, on iki imam ve bizden başka aşere-i mübeşşere ile gelecekler.

Sabah namazının sünneti kılınacak. Sonra sana "kamet getir" diye işaret buyururlar. Sende yüksek sesle kamet getir. Selamdan sonra Ayetel Kürsi'yi oku. Bilal (Sübhanallah) desin. Sen (Elhamdülillah), Bilal (Allahu Ekber) desin, sen (Amin) de. Sonra bütün cemaat hep birden tevhid ederiz. Sonra sen (Ve salli ala cemiül enbiya-i vel mürsalin vel hamdülillahi Rabü'l-alemin) deyip kalk.

Hemen, mihrabda, Hazreti Peygamber otururken mübarek elini öp. (Şefaat ya Resülallah) de. Yardım iste, diyerek, Sa'd İbni Ebi Vakkas, yanımda oturup bana öğretti.

Onu gördüm ki, camii kapısından bir nur-u mübin parladı. Cami içi nur dolu iken, nur üstüne nur oldu. Bütün sahabe-i kiram, nebi'ler ve evliyaların ruhları ayakta hazır durdular. Saadetle Hazret-i Peygamber, yeşil sancağı dibinde, yüzünde örtüsü ile , elinde asası ve belinde kılıcı ile, sağında İmam-ı Hasan ve solunda İmam-ı Hüseyin olduğu halde göründü. Mübarek sağ ayaklarını (Bismillah) diyerek cami içine koydu. Mübarek yüzünden örtüsünü açtı ve:

-Esselamü aleyk ya ümmeti" diye selam verdiler. Bütün camide bulunanlar hep bir ağızdan

-Ve aleykümü's-selam Ya Resulallah ve Ya Seyyide'l-ümen" diye selam aldılar. Hazret-i Peygamber, hemen mihraba geçip, sabah namazının iki rekat sünnetini kıldılar. Bana bir korku ve vücuduma titreme geldi. Hazret-i Peygamberin bütün görünüşüne baktım. Hilye-i Hakani'de anlatıldığı şekilde idi. Yüzündeki örtü al şal idi. Mübarek sarığı on iki kolanlı ve beyaz şaş idi. Hırka-i şerifleri sırayı yakın deve yönündendi. Boynunda sarı renkli sof şalı vardı. Mübarek ayaklarına renkli çizmeler giymişti. Mübarek başlarındaki sarığı üzerinde bir misvak sokulmuştu. Selam verdikten sonra, bana bakıp sağ ile dizine vurup:

"Kamet Getir" dediler. Ben hemen Sa'd İbni Ebi Vakkas'ın öğrettiği gibi segah makamında kamet getirip tekbir ettim.

Hazret-i Peygamber de segah makamında hazin bir sesle Fatiha-i Şerif'i ve arkasından (Ve Vehebna) aşr-i şerifini okudu. Böylece bütün cemaate imamlık etti.

Selam verdikten sonra ben (Ayete'l -Kürsi)' yi okudum. Sonra Bilal ile sırayla müezzinlik yaptık. Duadan sonra bir sultani tevhid oldu ki, Allah aşkı ile kendimden geçip güya uykudan uyanır gibi oldum.

Uykumu kısacası, Sa'd İbn-i Ebi Vakkas'ın öğretmesiyle görevi tamamladım. Hazret-i Peygamber, mihrab' da yanık bir sesle uzzal makamında bir Yasin-i şerif üç İza Cae suresi ve Muvazzeteyn süresini tamamen okudu. Bilal Fatiha dedi. Hazret-i Peygamber mihrabda ayak üzere duruken, Sa'd İbni Ebi Vakkas hazretleri beni elimden tutup Hazret-i Peygamberlerin huzuruna götürdü. Hz. Peygambere "sadık aşıkın, müştak ümmetin Ebliya kulun, şefaatini riva eder" dedi. Bana da :

Mübarek ellerini öp!" dedi. Ben o an ağlamaklı oldum. Hz. Peygamberin mübarek ellerine müstahça dudaklarımı kondurdum. Onun görünüşünden (Şefaat ya Resulallah !) diyeceğime, hemen (Seyahat Ya Resulallah) demişim. Hz. Peygamber hemen tebessüm edip (Şefaati, seyahat ve ziyareti sıhhat ve selametle kolay eyle Ya Rabbi) diyerek (Fatiha dediler. Bütün sahabe-i kiram Fatiha yı okudular. Ben bütün orada bulunanların mübarek ellerini öperek, hayır dualarını alıp giderdim.

Kiminin mübarek eli mis gibi, kiminin anber, kiminin menekşe ve kiminin karanfil gibi kokuyordu. Amma bilhassa Hz. Peygamber' in kokusu zağferan ve kırmızı gül gibi kokuyordu. Sağ elini öptüğümde sanki pamuk gibi kemiksiz bir et idi. Bu şekilde bütün cemaatin ellerini öptüm. Hz. Peygamber, sonra yine Fatiha dedi. Bütün eshab-ı güzin yüksek sesle Sebü'l-mesani yi okudular. Hz peygamber mihrabdan

"-Esselamu aleyküm ey kardeşler!" deyip camiden çıkıp gittiler.

Hemen Sa'd hazretleri belinden ok muhafazasını çıkarıp benim belime kuşattı ve tekbir getirip:

-Yürü ok ve yay ile gaza eyle. Allah'ın muhafazasında ve emanetinde ol. Sana müjdeler olsun ki, bu toplulukta ne kadar ruhlar ile görüşüp mübarek ellerini öptünse, onların hepsini ziyaret etmen nasip olup, dünyayı gezer ve insanlar içinde tek olursun.

Ama, gezip gördüğün ülkeleri, kaleleri, beldeleri, nedir eserleri, her ülkenin güzel işlerini, yiyecek ve içeceklerini, toprakların eylem ve boylam derecelerini yazıp, güzel bir eser meydana getir ve ahiret oğlum ol.

Hak yolunu elden bırakma. Gönül huzursuzluğundan uzak ol. Ekmek ve tuz hakkını gözet. Sadık dost ol. Yaramazlarla yar olma. İyilerden iyilik öğren." diyerek nasihatte bulundu ve alnından öpüp; Ahi Çelebi Camii' nden çıkıp gittiler.

Ben şaşkın bir halde rahat uykudan uyandım. "Acaba, bu benim halim midir, yoksa olan bir şeymidir, yoksa güzel bir rüyamıdır?" düşünerek, içime bir rahatlık gelip, gönlüme neşe doldu. Sonra sabahleyin temiz bir abdest alıp, sabah namazını kıldım. İstanbul'dan Kasımpaşa tarafına geçtim.

Rüya tabircisi İbrahim Efendiye gittim. Rüyamı tabir ettirdim. Bana " Cihanı süsleyen bir dünya gezip dolaşan bir seyyah olup, işin iyi bir sonuçla tamama erip, Hz. Peygamber' in şefaati ile cennete girersin" diyerek müjde verip (El- Fatiha) dedi.

Oradan Kasımpaşa Mevlevi hanesi Şeyhi Abdullah dede' ye gittim. Ellerini öpüp rüyamı ona da tabir ettirdim.

Bana "On iki imamın ellerinden öpmüşsün, dünya da himmet sahibi olursun. Aşere-i Mübeşşerenin ellerinden öpmüşsün cennete girersin. Dört halifenin ellerinden öpmüşsün, dünya da bütün padişahların şerefli sohbetlerine katılıp, sevdikleri kimselerden olursun. Mademki Hazret-i Peygamber'in temiz yüzlerini görüp mübarek ellerini öpüp, hayır duasını almışsın, iki cihanda da saadette erersin.

- Yürü, işin rasgele. El Fatiha" diyerek hayırlı duada bulundu.

Kanuni'nin Rüyası (Süleymaniye)

Kanuni Sultan Süleyman uzun zamandır kendi adını taşıyan bir camii yaptırmak niyetindedir. Bu camii için en uygun yeri bulmak üzere beklemektedir. Bir gece Kanuni rüyasında Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (SAV)'i görür. Efendimiz Kanuni'ye Caminin bugünki yerini gösterir. Daha sonra camiinin mihrabının, minberinin, minarelerinin vs. ne şekilde olması gerektiğini söyler. Kanuni bu rüyadan çok etkilenmiştir. Sabah uyandığında ilk işi Mimarbaşı Koca Sinanı çağırtır. Mimar Sinan Hükümdarın bir camii inşa ettirme niyetini uzun zamandır bilmektedir. Sinan huzuruna gelir gelmez Kanuni söze başlar. Camiiyi yaptıracağı yerden bahseder. Bu sırada Mimar Sinan söze girer.
"Efendim isterseniz camiinin mihrabını şu şekilde, minberini şu şekilde, minarelerini şu şekilde, vs yapalım." Kanuni bu sözlerden sonra hayrete kapılmıştır. Koca Sinan Efendimiz (SAV)'in anlattıklarının aynısını anlatmaktadır. 
Kanuni bunun üzerinde Sinan'a rüyasını anlatır. Sonunda Sinan'a döner. Onun bunları nasıl bildiğini sorar. Sinan'ın şu cevabı olukça ilginçtir.

"Sultanım, Efendimiz (SAV) size bunları anlatırken bende sizin arkanızda Efendimizi (SAV) dinliyordum."

Cihan hükümdarı Kanuni'nin, Efendimize muhabbet ve bağlılığı da, ceddininkilerden aşağı kalır değildi. Öyle ki, Kanuni'nin rüyasında Hz. Peygamberi gördüğü ve kendisine şöyle emrettiği nakledilmektedir: "Belgrad, Rodos ve Bağdat kalelerini fethedesin; sonra da benim şehrimi imâr edesin!" Tabii Kanuni de hemen Haremeyn'i imar ve ıslah etmişti. Hatta oğlu II. Selim'e, servetiyle hacılar için su getirecek bir vakıf dâhi kurulmasını vasiyet etmişti.

Fatih Sultan Mhemed

İstanbul'u fethederek yepyeni bir çağ açan Fatih Sultan Mehmed, bileği kadar imanı da kuvvetli bir şahsiyettir. Uzun Hasan'la karşılaşmadan önce bir rüya görür.
Rüyasında, Uzun Hasan güreş kısmetini giymiş ve naralar atarak üzerine gelmektedir. Fatih Sultan Mehmed'de dayanamaz. O da elbiselerini çıkarıp kısmeti giyer ve güreşe tutuşurlar. Uzun Hasan bir ara yenecek gibi olur; Fatih'i dizüstü çökertir. Fakat Fatih, biraz sonra tırnaklarını onun yan tarafına batırıp çevirerek kündeğe getirir. Rüya gerçekleşmiş ve Uzun Hasan, Otlukbeli Savaşında mağlup olmuştur.

İkinci Osman 'a Akıbetinin Gösterilmesi

Sultan Birinci Ahmed'in oğlu olan Osmanlı Padişahı İkinci Osman, 1603-1622 yılları arasında yaşamıştır.
Rivayet edildiğine göre, bir gece Genç Osman rüyasında tahtta oturmuştur. Kur'an okumaktadır. Birden kapı açılır. Peygamber Efendimiz (a.s.m.) zuhur eder. Fakat son derece hiddetlidir. Yaklaşır ve onu bir tokatla çekip aşağı atar. Perişan bir hale gelen Osman, şefaat diler, fakat kabul olunmaz.
Uyandığı zaman üzüntüsünden ağlaya ağlaya bitap hale gelir. Daha sonra rüyasını ileri gelen alim ve zahid kişilerden Azız Mahmud Hüdai ve Ömer Efendi'ye anlatır. İki gün sonra Eyyub Sultan Hazretleri'nin türbesine gidilir, kurbanlar kesilir. Fakirler ve kimsesizler yedirilip içirilir. Aziz Mahmud Hüdai, onun birtakım hayırsız işlere giriştiğini bildirir ve rüyasının buna işaret ettiğini ifade eder. İkinci Osman, İstanbul' da kalmak istemeyerek çekilmek ister. Aziz Mahmud Hüdai'den izin ister, fakat bu izin verilmez.
Padişah hacca gitmeyi, oradan Suriye'ye gelerek burada kuracağı büyük bir orduyla İstanbul'a davet edip Yeniçeri Ocağını ortadan kaldırmayı tasarlar. Bu konuda kendisini ikaz eden ve "Hacdan sonra adaletle hükmetmek gerekir. Kaldı ki, büyük bir Fitne de zuhur edebilir." diyen Aziz Mahmud Hüdai'ye kulak vermez. Planını da gizli tutmadığı için fitneye sebep olur. Çok geçmeden Yeniçeri ve Sipahiler ayaklanıp onu tahttan indirirler ve Yedikule zindanlarında boğularak öldürülür.

Mimar Sinan'ın Rüyaları

 Süleymaniye Rüyası 

Rivayete göre Kanuni Sultan Süleyman bir camii yaptırmak istediği sırada peygamberimizi rüyasında görür. Peygamberimiz camii'nin yerini bizzat kendisi söyler. Camii'nin iç ve dış unsurları hakkında bilgi verir. Camii'yi şuraya minberi şuraya mihrabı buraya yapın der. Ertesi gün Mimar Sinan'la yer tespitine giden Kanuni yer tespitinden sonra Mimar'dan bazı şeyler duyar? Kanuni, Mimar'a: ?Mimarbaşı haberli gibisin? der. Mimar Sinan'da başını eğerek mağrur bir ifadeyle ?Sultanım aynı rüyada ben de arkanızdaydım? der? 

Selimiye Rüya Hikayesi 

II. Selim, Sinan'a, "Rüyamda gördüm. Peygamberimiz efendimiz bir cami istediler," deyince Mimar Sinan elbette çok heyecanlandı. Yeni bir cami yapılması için verilen karardan sonra Mimar Sinan araştırmalarını tamamlamaya çalışırken 11. Selim, Selimiye'nin İstanbul'da değil, Edirne'de yapılmasını emretti. Bununla da kalmayıp Edirne'de caminin şehrin neresine kurulacağını da söyledi Mimar Sinan'a; Kavak Meydanı olarak bilinen yere yapılacaktı yeni cami. Mimar Sinan ve II. Selim, birlikte Edirne'ye gittiler. Cami için gerekli bütün hazırlıkların tamamlanmasına nezaret ettiler. İş sadece destur verilmesine kalmıştı.1569 yılında, yüzlerce kurban kesilerek destur verildi. Kesilen kurbanların etleri fakir fukaraya dağıtıldı. Hafızların okuduğu Kur'an ve nice duayla, mihrap temeline ilk taş konuldu.

Atatürk'ün Rüyaları

Annesinin Ölümünü Rüyasında Görmesi

Atatürk bir sabah yatağından endişe içinde kalktı.Bir rüya görmüştü ve bu rüya canını çok sıkmıştı.Atatürk bu rüyayı şöyle nakletmiştir.? Arazide dolaşıyoruz. Her taraf yemyeşil, çayır çimen. Birden bire bir sel geliyor, annemi alıp götürüyor.? 

Bu rüyanın akabinde acı haber, kısa bir süre sonra yaveri Salih'in yolladığı şifreli telgraf ile gelir. Atatürk telgrafın şifreli olduğunu görünce hemen " Annem öldü değil mi " der.? 

 
Salih Bozok'un İntihar Edeceğini Rüyasında Görmesi

Salih Bozok Atatürk'ün yaverliğini yapmıştı. Atatürk sağlığında onunla ilgili gördüğü rüyasını Salih Bozok'a anlatmıştı: 

"Büyük bir otelin salonunda oturuyormuşuz. Yanımda sende varmışsın. Salonun bir köşesinde bilardo masası varmış. Masanın başında, arkası bize dönük olan bir zat oturuyor. Tam
bu sırada odanın kapısı açıldı ve iri yarı 30 kadar adam içeri girdiler. Bunlardan biri eline bilardo masasından bir ıstaka alarak masanın önünde oturan benim teşhis edemediğim zatın omzuna bütün kuvvetiyle indirmeye başladı. 

Omzuna vurulan zat ayağa kalkarak, kendini müdafaa etmekte ve "Bana niye vuruyorsun" diye hiddetle haykırmaktayken, Salih bana göz ucu ile ne yapmak lazım gibisinden baktın. Ben sana sakın kıpırdama manasına gelen bir işaretle sükunete davet ettim. Bu sırada eli ıstakalı adam, bize doğru yaklaşarak karşımızda tehditkar bir vaziyet aldı. 

Bu sefer Salih sen yine müdahale etmek istedin. Ben sana sus işareti verdikten sonra, o azılı adama dönerek 

"Sen kimsin ne istiyorsun" diye sordum. 

Adam bu suale cevap vereceği yerde, cebinden bir tabanca çıkartarak iki kurşun sıktı. Biri bana, öteki sana. Sonra adam bize "Kalkın dans edelim" emrini verdi. İkimizde kalkıp onun huzurunda dans ettik." 

Bilindiği gibi Atatürk'ün ölümünden sonra Salih Bozok tabancasıyla intihar etmiş ancak kurtarılmıştır. 

 
Atatürk'ün Gördüğü Son Rüya

26 Eylül 1938 tarihinde Atatürk, rahatsızlığı ile ilgili olarak ilk defa hafif bir koma atlatmıştı. Prof. Afet İnan, olayı şöyle anlatıyor: 

O geceyi rahatsız geçirdi. İlk komayı o zaman atlatmıştı. Ertesi sabahki açıklamasında : 

"Demek ölüm böyle olacak" diyerek uzun bir rüya gördüğünü anlattı. 

Salih'e söyle, ikimiz de kuyuya düştük, fakat o kurtuldu" dedi. 

Atatürk'ün burada "kuyuya düşme" sembolü ile gördüğü rüya vizyonu, kendisinin de söylediği gibi ölümünün habercisiydi. Salih Bozok'un kuyudan kurtulması ise, Atatürk'ün vefat ettiği gün, buna çok üzülen Salih Bozok'un intihar etmesi sonucu kurtarılmasını simgeliyordu... 

Bu Atatürk'ün gerçekleşen son rüyasıydı...


Seçme Hadisler ve Sözler
Bizim dinimiz için herkesin elinde bir değer ölçüsü vardır. Bu değer ölçüsü ile herhangi birşeyin bu dine uygun olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, toplum çıkarına uygundur; biliniz ki o dinimize de uygundur. Birşey akıl ve mantığa, milletin çıkarına, islamın çıkarına uygunsa kimseye sormayın. O şey dinidir. Eğer bizim dinimiz akıl ve mantıkla uyuşan bir din olmasaydı, en mükemmel din olmazdı, en son din olmazdı. Mustafa Kemal Atatürk
Her An'ımız Bir Dua

''Allah'ım! Bu günde bana huşu ehlinin itaatini nasip eyle; mütevazı insanlar gibi dönüş yapıp tövbe etmemle göğsümü genişlet; güvencenle, ey korkanların güvencesi!''
Recep Kaplan İletişim
Ofis Adresi:
Uğur Mumcu Caddesi No: 77/10
G.O.P / Çankaya / Ankara / Türkiye
0 312 447 45 45 (pbx)